Kurumsal

Ulusal Kalkınma ve Küresel Barış İçin Eğitim Paneli


Ümit Kalko: Eğitimde Türkiye'nin 100 yıllık planlaması olmalı

Mektebim Okulları ev sahipliğinde EGT Panel işbirliğinde Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenen Ulusal Kalkınma ve Küresel Barış İçin Eğitim Paneli'nde konuşan Mektebim Okulları Kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Kalko, "Eğitimde Türkiye'nin 100 yıllık planlaması olmalı" dedi. 

 

Panele, Mektebim Kurucusu Ümit Kalko, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Ayşe Kardaş,  Talim Terbiye Kurulu Eski Başkanı Prof. Dr. Ziya Selçuk, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Başkan Vekili Avni Botsalı, University of Tennessee Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Aydeniz, Fütürist Ufuk Tarhan ve çok sayıda eğitimci katıldı. Prof. Dr. Selçuk Şirin’de video bağlantı ile panele katılım gösterdi.

 

Eğitim ile alakalı söyleyecek sözü olduğunu belirten Kalko, Türkiye'nin yapacak çok şeyi olduğunu açıkladı ve şunları söyledi, "Gelişmekte olan bir ülke olmaktan gelişmiş bir ülke olmaya doğru ilerleyen muasır medeniyetleri hedef edinen bir ülke olarak Türkiye’mizin eğitimle alakalı yapacağı çok şey var. Çünkü eğitimle alakalı yapacağı şeylerin kalkınmaya ve 'Yurtta barış dünyada barış' sloganıyla  bir ülkeyi var eden ülkemize karşı sorumluluklarımız var. Eğitime yapılan yatırım geleceğe yapılan yatırımdır. Eğitimi sadece eğitimden ibaret görmemek gerekir. Kalkınmış ülkelerin eğitim sistemlerine baktığımız zaman o ülkelerin gerek eğitim sistemlerinde gerekse siyasi istikrarlarında ciddi bir ivme görüyorsunuz."

 

Eğitimle alakalı yapılacak olan yatırımların kalkınmayla birebir ilişkisi olduğuna da değinen Kalko, "Eğitimli ülkelerde suç oranları düşmekte, sağlık sorunları ve sağlık harcamaları daha sınırlı olmakta, eğitimli ülkelerde tasarruflar, maliyetler, üretkenlikler, verimlilikler, bilinçli girişimcilikler kalkınmaya etki etmekte. Ama ben bugün özellikle bir eğitim kurumu girişimcisi olarak Türkiye'de eğitimin kalkınmaya olan etkisini, bir de özel okullar açısından bakmamız gerektiğini, özel okulların bu süreçte nasıl etkisini olması gerektiğini, yeteri kadar destek verilip verilmediğini ve Türkiye'deki eğitim sistemlerimizin nasıl olması gerektiği hakkında biraz sohbet etmek istiyorum." dedi.


"EĞİTİMDE 100 YILLIK PLANLAMA GEREKİYOR"

Türkiye’nin eğitimde 100 yıllık planlamalar yapması gerektiğini belirten Kalko, ayrıca şunları söyledi, "Hedefimiz kalkınmış bir ülke olmaksa, muasır medeniyetlerse bizim büyük düşünmemiz lazım, büyük hayaller kurmamız lazım, bu hayallerimizi somuta indirgeyip hedeflerimiz haline getirmemiz lazım ve gerçekten büyük projeksiyonlar çizmemiz lazım. Bu büyük hayallerin, büyük hedeflerin büyük projeksiyonlarını devlet politikası haline getirmemiz lazım. Eğitimde Türkiye'nin 100 yıllık planlaması olması gerekiyor. 3 yıllık, 5 yıllık, 10 yıllık planlardan bahsetmiyoruz. Eğitimde 100 yıllık  bir planlama yapılmalı. Her şey değişiyor, şartlar değişiyor, teknoloji gelişiyor diyebilirsiniz. Bir takım değişimler tabii ki olacaktır ama ana omurgalı, hükümetten hükümete değişmeyen bir devlet politikası koyulursa o zaman işte biz bir şeyler yapmış olabiliriz. Yoksa her gelen hükümetin aldığı bir takım kararlarla ivme kazanan, ama başka hükümet geldiği zaman ivmesi duran bir eğitim modelinin kalkınmaya katkısı olmayacağı aşikârdır."

 

Özellikle son 10 yıldır ülkemizde eğitimle alakalı bir takım değişiklikler söz konusu diyen Kalko sözlerine şöyle devam etti, "Artık ilk defa milli eğitim ülkemizin bütçesinde birinci sıraya yerleşti. Eğitime artık bütçede daha fazla yer verilmeye başlandı. Özel okullar eskiye göre daha fazla desteklenmekte. Artık özel okulların eğitim ve öğrenci teşvikleri var. Bu teşviklerin zoraki hızlandırılması için dershanelerin hızlı dönüşümü oldu. Artık velilerin dershanelere harcadığı paralar eğitimin gelişmesine katkı sağlayacak. Özel okulların ciddi kalite artışını düşünen biri olarak biri mutlu etti ve bunun yanı sıra yatırıma teşvik etti. Eğitim iktisatçıların söylediği gibi pahalı bir yatırımdır ama daha pahalısı cehalettir. Ülkemizde çok güzel bir bilinç var. Kıyafetinden yemeğinden keser ama bizim halkımız eğitimden kesmez diyoruz.  Okullaşmanın artması kısa vadede de ekonomiye katkı sağlar ama asıl kazanç orta ve uzun vadededir."

 

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Ayşe Kardaş, “Bölgemizde ve dünyada dengelerin yeniden oluştuğu, gelecek hedeflerinin öngörülebilir hale geldiği bir çağda eğitimin merkeze alınması, bu konuda atılması gereken en önemli adımdır. Ülke olarak kalkınmanın ve küresel barışın sağlanması için elimizdeki en güçlü araç hiç şüphesiz ki eğitimdir. Toplumsal kalkınmanın eksenine eğitimi almamızın sebebi de budur. Eğitimin ve bilimin mahiyetini değiştiren yeni teknolojilerin nüfusunun önemli bir kısmı genç olan bir ülke olarak eğitime yönelik çalışmalarımızı nasıl etkilediğini iyi analiz etmeliyiz. Eğitimde, sürdürülebilir ekonomik kalkınmada, insani gelişmişlikte ciddi mesafeler almış, bölgesinde güven ve istikrarın tek adresi haline gelmiştir. Bu başarının temel kaynağı kuşkusuz nitelikli insan gücüdür. Türkiye’nin modern bir toplum olma yönündeki çabasının temelini de yine eğitimin oluşturduğunu görüyoruz. Türkiye’nin bu gelişim hareketinde eğitim kurumları ile öğretmenlerin, özel bir yeri olmuş ve eğitim, toplumun yapısını değiştiren ve topluma daha iyi yaşama seviyesi sağlayan dinamik bir sosyal kuvvet olarak yerini almıştır. Güçlü, sürdürülebilir kalkınmanın öznesi haline gelen eğitim, bilgi seviyesi yüksek hem bireysel hem de evrensel bir kültüre sahip, sağlıklı bir toplum yetişmesini de sağlamıştır. Kadınların işgücüne katılımında eğitimin en önemli faktör olduğunu belirten Kardaş, “Bugün Hükümet olarak aldığımız tedbirler neticesinde kız-erkek okullaşma oranında ciddi iyileşmeler sağladık. İlk ve ortaöğretimde % 95 seviyeleri yakalanmıştır. Lisede bu oran %81 civarındadır. Genel olarak ilköğretimde okullaşma oranlarının mevcut durumuna bakıldığında, cinsiyetler arası eşitsizliğin ortadan kalktığı görülmektedir.” Dedi.

 

Prof. Dr. Ziya Selçuk: Kalkınma, Küresel, Barış, Eğitim, İlerleme, adalet, eşitlik gibi kelimeler post modernizmin geliştirdiği ve son zamanlarda da içeriğini tamamen sabitledikleri kavramsal çerçevelere dönüştü. Eşitlik ve adalet ilkesel olarak bir arada olamaz aslında. Ancak biz bu kavramları eşitlik üzerinden yorumladığımızda saki olumlu bir şey söylüyormuşuz gibi düşünüyoruz. Aslında eğitimin öneminden sürekli bahseder olmak kadar lüzumsuz bir şey yok belki de ama biz sürekli bahsediyoruz. Saki hep olumlu bir şeyden bahsettiğimiz düşünüyoruz hatta. Oysa eğitim çocuklara yarar bir şey midir? Yoksa zarar bir şey midir? Eğitimin çocuklara yaptığı zulüm kadar ben başka bi şey görmedim çocuklara zarar veren. Düşününce hep, en iyi okul çocuklara en az zarar veren okuldur hizasına geliyorum. Eğitim sıralamalarındaki mevcut durumumuz yükselirse, yüksek teknoloji üretme payımızın artacağı gibi eğitim masalları mevcut durumumuzu analiz edip vizyon yaratmak konusundan bizi uzaklaştırıyor. Biz ekonominin bütünsel ilişkilerine, çarkına baktığımızda bu gün artık eskisi gibi güçlü askeri yapılar değil, transnasyonel yapılar olduğunu görüyoruz. Bu yapılar eğitimin nereye gitmesi gerektiğini söylüyorlar. Eşitliğin ne olması gerektiğini söylüyorlar. Eğitimin bir gösterilen ve bir de görünmeyen yüzü var. Biz dilimize hâkim olmadığımız, kendi kelimelerimiz, kavramlarımız yerine başka kavramları ödünç kullanarak sanki bir medeniyetin içinden konuşuyormuşuz gibi yapıyoruz. Bizim dilimiz, kullandığımız kelimelerimiz ulusal değil ki, kalkınmamız ulusal olsun. Bizim insanı parçalamış olarak, bio, psiko, sosyal diye ayırıp anlamamız mümkün değil ki? Bu bütünsel bir insan tasviri değil ki bunun üstünden eğitim diyerek kalkınabilelim. Mümkün değil. Ve eğer kalkınmaya, eğer barışa hizmet edeceksek bir kere unutulmamalı ki eğitimin hukukunu korumamız şart. Eğitim bizim bi takım mekaniklerimiz, tekniklerimiz değildir. Eğitim çocuklarımıza ‘kapatın kitap ve defterleri’ deyip hafızalarını ölçtüğümüz şey değildir. Bugün iyisiyle kötüsüyle eğitim için ne yapıyorsak onu konuşalım. Dost meclisindeyiz. Burası bizim ailemiz. Bu aile içinde doğruları konuşmazsak neyi konuşacağız? Biz eğitimin kalite diye ulaşmak istediğimiz yeri Amerika’nın ya da Avrupa’nın ulaştığı yeri hedefliyorsak zaten çuvallamışızdır.

 

Büyükelçi H. Avni Botsalı, “Türkiye’ye baktığımız zaman çok da karamsar olmamamız gerektiği kanısındayım. Çünkü son 15-20 yıl içerisinde Türkiye kendini önce ikiye, sonra dörde, sonra sekize, sonra on beşe katlayabilecek bir üretim potansiyeli geliştirdi. Demek ki bu Anadolu insanından, 80 milyona dayanmış çalışkan halkımızdan dünyadaki yüksek standartlara varan verim alınabiliyor. Bu yolculuk sırasında bizim temel düşünmemiz gereken şey şu; Türkiye dünyada hangi kategoride yer almaya devam edecek? Çünkü Türkiye’nin potansiyel olarak 21. yüzyılda, dünyada herkesi kucaklayabilen, barıştırabilen, birleştirebilen bir ülke olması iddiasının başarı şansı bence çok mümkün. Dünyadaki paylaşım dengesizliği, jeopolitik sorunlar, siyasi çatışmalar maalesef insanoğlunu hedeflenenlerin çok gerisine düşürmüş durumda. Sınırsız teknoloji ve bir üretim patlaması yaşıyoruz ve bir tüketim toplumunu yaratmayı başardık. Hem üretimi hızlandırdık hem tüketimi çılgınlığa çevirdik. Ancak paylaşımı bir türlü bir dengeye oturtamadık. Dünyadaki en büyük savaşların nedeni de işte bu dengesizlik. Unesco kurulduğu günden beri eğitim için araştırıyor, eğitimi geliştirmeye çalışıyor. Üye sayısı Birleşmiş Milletler Topluluğun üye sayısından fazladır. 195 ülke egaliter biçimde temsil ediliyor. Ancak güçlü kaynakları olan ülkelerin kaynaklarını ortaya koymadıklarını görüyoruz. 21. yüzyılda aranan sentezin sadece “hadi herkesin oyunu eşit yaptık” demekle çözülmeyeceği ortada. Toplumların yaşayabilir dengeyi sağlayacak bir senteze ihtiyacı var. Zira misal örgütün temsil bütçesi 5 yüz milyon dolar. Eğitimle ilgili bir şey yapmak isteseniz bile, bu bütçeyle hiç bir şey yapamazsınız. Kaynak bulunmadığı, para bulunmadığı sürece üreteceğimiz şeyler sözden ibaret kalmaktadır. Unesco aslında en iyi örnekleri vitrine alan bir paylaşım platformudur. Kaliteli, nitelikli bilginin üretildiği ana mutfaklardan bir tanesidir. Ancak tüm bu olanakları hakkıyla kullanamamış ve maalesef 3. Dünya ülkelerinin bir diz dövme formu haline gelmiştir. Peki, Unesco Türkiye’de neler yapıyor diye sorduğunuzda şöyle özetleyebilirim; Türkiye olarak kültürde başka ülkelere göre lider ve öncü konuma çok yakınız belki ama maalesef eğitimde olmamız gereken noktanın çok geresindeyiz. Oysa dünyada etkili olabilmemiz için eğitimde daha önlerde olmamız şart.” Dedi.

 

Dünya’da en etkili 100 kadın arasından yer alan Ufuk Tarhan, “Bugün konuştuğumuz, paylaştığımız pek çok şey bana biraz anlamsız geliyor. Aslında çok bilgiye sahibiz ve çok bilgi paylaşıyoruz. Olan biteni de görüyoruz ve bunları da tekrar tekrar söyleyip kendimiz yormanın bir anlamı yok. Mesela şu anda eğitimi değil, öğrenmeyi konuşsak keşke. Her şey geleceğe o kadar hızlı gidiyor ki şu anı anlamamız yetmiyor. Otuz sene sonrayı anlamamız lazım. Eskiden tarihe bakıp geleceğe ait çıkarımlar yapılırdı. Şimdi artık ileriye doğru bakarak da çıkarımlar yapabiliyoruz. Birbirimizin aklını ve gelişen teknoloji kullanarak gelecek otuz yılın neler getireceğine bakarsak çok daha doğru yaparız. Mesela bir kere bu yüzyıl insanı, saf kendi başına, insan olarak yaşayan son tür. İnsanların dönüşümünün yanında insanlara katılacak bir takım insansı şeyler gündemimizde olacak. Bizim içimizde robotumsu şeyler, şeylerin içinde de insansı özellikler olacak. 2050’lerde birini gördüğümüzde bunun organik insan mı inorganik insan mı olduğunu karıştıracağımız zamanlar olacak. Artık ölümün önüne geçilebilir bir hastalık olduğu konuşuluyor ve kimse de buna çok saçma falan diyemiyor. Şu anda eş zamanlı olarak biyoloji dâhil dijital devrim içindeyiz. Robot devri yaşıyoruz. Yenilenebilir enerji devrimi yaşıyoruz. Bu konuştuğumuz devrimlerden biri dünya normu olsa, bugün konuştuğumuz hiç bir şeyi konuşamayız. Dünya savaşları petrol vs gibi sınırlı sanılan kaynakları bölüşmek derdiyle çıkıyor ya, aslında yok böyle bir şey. Görüyoruz ki petrol biterse, güneş var, rüzgâr var. Oturduğumuz kalktığımız enerji aslında. Su da kıt değil, geçenlerde gördük; deniz suyunda tuzu tutmayı başardılar. Dünyanın dörtte üçü deniz. Demek ki suyumuz da kıt değil. Kısaca bizi bu güne getiren bilgilerin çok yanlış olduğunuz anladığımız ve bu farklılıkları yaratabildiğimiz bir çağdayız. Demek ki değerlendirmeleri ileriye doğru yapmamız şart. Her şeyin temelinde teknoloji yatıyor ve teknolojiye hâkim olan ülkeler tartışmasız hep en önde olacak. Bu da eğitim demek. Neden savaşlar düşük eğitim seviyesi düşük ülkelerde oluyor? Bir kere farkındalığımız ve bakış açımızın müthiş açılması lazım. Ve eğitimin de en çok buna yardımcı oluyor olması lazım. Kısaca eğitim kurumları öğrenmeyi öğretecek şekilde yeniden kurgulanması gerekiyor. Dramatik biçimde müfredat ve içeriğin bu vizyona göre yeniden kurgulanması gerekiyor. Böyle hafif iyileştirmelerle falan beklediğimiz sonucun alınmayacağını düşünüyorum. Dijital atı alan, her şeyi çoktan geçmiş vaziyette. Dolayısıyla bugün müfredatı geleceğe nasıl hazırlamalıyız konuşsak %40 bilim ve teknoloji üzerine olmalı derim. Şu an okullarda öğretilen çoğu şey çocuklarımızın kafasını köreltiyor. Merkeze teknolojiyi koyup etrafına, insan bilimleri, sanat ve sporu ekleyerek yeniden radikal bir model oluşturmalıyız.” Dedi.

 

Doç. Dr. Mehmet Aydeniz, “Türkiye’den 99 yılında ayrıldım ve o günden bu güne görüyorum ki Türkiye müthiş bir değişim yaşamış. Ama özellikle İstanbul… İstanbul’un dışına çıktığınız zaman bu sinerjiyi göremiyorsunuz maalesef. Eğitimin bir amacı ulusal güvenliğe katkı sağlayacak yetişmiş, eğitimli bireyler yaratmak. Bu gün Amerika’da eğitimle ilgili tartışmaların tümü sanayinin itmesiyle oluşan tartışmalar. Endüstri eğitim gündemini rehin almış gibi görüyorum. Her şey ekonomik verimlilik üzerinden tartışılıyor. Ben de bu gidişata bireylerin kendini gerçekleştirebilmesini eklemek istiyorum. Zira bu unutuluyor. Ayrıca bireyin demokratik sürece etkin ve anlamlı biçimde katılması da çok önemli. Bunu sağlamak için çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatmak gerekir bireyi. Burada kaynak tabii ki daha çok teknolojidir, bilimdir, sanattır. Her insanın kendi motivasyonu var. Eğer sistem bireye gereken eğitimi verebilirse, o birey kendi merakının peşinden koşarak hayata dair problemleri çözmeye çalışır. Bu da bireye mutluluk verir. Globalleşen dünyada herkesin bilgiye erişimi var ve bu erişim artık önemini kaybetti. Eğitim sisteminin bu bilgiyi yaratıcı biçimde işleyecek donanımlı bireyleri yetiştirmesi gerekir.” Şeklinde konuştu.

 

Prof. Dr. Selçuk Şirin’de bu panele özel bir video kaydı ile katkı sağladı. Şirin, “Eğitimi siyaset olmadan düşünmez biraz naiflik ve saflık olur. Tabii ki her şeyde olduğu gibi siyaset eğitimde de var. Ancak siyasal tartışmalar ayrışmalar noktasına taşıyorsa bir tolumu o toplumun geleceğinden bahsedemezsiniz. Türkiye ideoloji olarak son derece ayrışmış bir ülke. Bir konuyu alıp ideolojik çatalın ortasına koyun, insanlarımız ayrışabiliyor. Bu ayrışma ortamında bizi birleştirebilecek nadir olanaklardan bir tanesi çocuklarımızın geleceği. Tartışma deyince, kaos, kaos deninde çözümsüzlük akla geliyor bizim ülkemizde. Sanki bütün ülke nizam ve intizam taşıyan bir disiplinde olsa hiç bir dert kalmaz gibi bir algı var. Ama araştırmalar gösteriyor ki nerede tartışma varsa orada daha çok üretim oluyor, daha çok inovasyon oluyor. Bizim kaosun yaratıcı gücüne inanmamız lazım. Ama bu ayrışmak demek değil. Hani biz kalkınmışlık olarak ilk 20 ülke arasındayız diyoruz ya. G20 Türkiye’de toplandı diye seviniyoruz ya. Aslında bizim çocuklarımız ilk kırkta bile değil. Nüfusunun yarısı genç ve okuma çağında olan bir ülkenin çocuklarının ilk kırk arasında bile olmaması çok endişe verici. Yol yapacağınıza, köprü yapacağınıza okul öncesi eğitim kurumları açın. #EGT etiketiyle birlikte sizler Türkiye’de daha umutlu olan bir kuşağın el ele tutuşmalarını sağlayıp, önlerini açmışsınız. Hayatı olduğu gibi bırakmayanlara örnek sizlersiniz. Her şeye rağmen bu tip örnekleri bulup çoğalmamız gerekli” dedi.